Ilk-Turkuler-1971-1981-cover

Eserler

  1. GÜLDÜR GÜL
  2. YAVAŞÇA
  3. BİR ÇİFT TURNA
  4. BİZE DE BANAZ'DA
  5. BİTLİS'TE BEŞ MİNARE
  6. GİDELİM
  7. DÖNEN DÖNSÜN
  8. ŞU YALAN DÜNYAYA

70′LER TÜRKİYESİ’NİN MÜZİKAL İZDÜŞÜMÜ

Bu albümde yer alan türküler, 1970′ler Türkiye’sinin toplumsal ve siyasal karmaşa atmosferinde, adı yeni duyulan Zülfü Livaneli adındaki genç bir sanatçının umut arayışı olarak görülmeli.
Ordunun verdiği 12 Mart 1971 muhtırasıyla Türkiye olağanüstü bir döneme girmiş ve ardı kesilmeyen tutuklamalar başlamıştı. Aydın kesim üzerinde çok yoğun ve boğucu bir baskı vardı.
O sıralarda Ankara’da oturmakta olan Livaneli de üç kez askeri hapishaneye girdi.
Uydurma suçlamalarla yargılandı.
6 Mayıs 1972′de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edildiklerinde Livaneli Ankara Yıldırım Bölge askeri koğuşunda yatmaktaydı. Altan Öymen, Erdal Öz, Emil Galip Sandalcı gibi aydınlarla birlikte olduğu davadaki komik suçlama ‘uçak kaçırma’ idi. Deniz Gezmiş’leri idamdan kurtarmak için bir THY uçağı sofya’ya kaçırılmıştı. Livaneli ve arkadaşları bu kaçırma ile ilişkilendirilmek isteniyordu. Sonunda bunun aslı astarı olmayan bir suçlama odluğu anlaşıldı ve dava düştü.
O yıllarda Zülfü Livaneli Ankara’da Ekim yayınevi adı altında yayıncılık yapıyordu. Hiç profesyonel müzisyen olmayı düşünmüyordu ama Uğur Mumcu, Altan – Örsan Öymen, Erdal Öz gibi dostlarına, bağlama düzeniyle türküler çalmaktan çok hoşlanıyordu.
Askeri yönetim yayınevini kapatıp yaşama olanaklarını elinden alınca İstanbul’a gitti ve ailesini geçindirebilmek için, Sayan Plak şirketiyle anlaşıp 45′lik albümler doldurdu.
Fakat O’na İstanbul’da yaşam hakkı tanınmadı. Hapiste olan Vasıf Öngören’den, tekrar içeri alınmak üzere olduğu haberi gelince, sahte pasaportla İsveç’e gitti.
Daha önce Ankara’ya gelmiş ve Livaneli’yle hapishane üzerine konuşmuş olan Olof Storvik adlı Norveçli gazeteci, Oslo Radyosu’nda bir müzik programı yapmasını önerdi. Bu program Livaneli’nin yaşamını değiştiren bir öneme sahipti. Çünkü orada söylediği türküler çok beğenildi. (Yıllar sonra Oslo Radyosu, arşivinden oluşturduğu CD’ye Livaneli parçalarını da koyacaktı.) Bu programı Belçika’daki Coodiff kuruluşunun plak önerisi izledi.
Zülfü Livaneli, üzerinden atamadığı 12 Mart acılarıyla Stockholm’de Europa Film stüdyolarına girdi ve türküler söyledi.
Amacı bir plak kaydetmek değil, içinde birikmiş olan ölüm ve zulüm acılarını haykırmaktı.
O dönemin yılgın ve umutsuz insanlarına, Anadolu’nun bin yıllık aydınlık geleneğini hatırlatarak, geçmişi geleceğe bağlamak istiyordu.
Bu sesteki içtenlik Anadolu’yu sardı; direnişin, umudun sesi oldu. Milyonlarca kaset doldurularak elden ele dolaştı, gizlice söylendi.
Stockholm’de oturan; ABF kurumunda müzik dersleri vererek ve İsveç televizyonuna film müzikleri yaparak geçimini sağlayan Livaneli’nin bu gelişmelerden haberi yoktu.
Bir gün ODTÜ’de okuyan kardeşi Ferhat Livaneli Stockholm’e geldi ve abisine ‘binlerce kişilik öğrenci topluluklarının onun türkülerini söyleyerek yürüdüğü’nü anlattı.
Zülfü Livaneli’nin hayatındaki en büyük şaşkınlık anıydı bu.
O günlerde Uğur Mumcu Livaneli’nin ‘Vurulduk Ey Halkım Unutma bizi’ şiiri üzerine ünlü ‘Sesleniş’ yazısını kalem almıştı.
Elinizdeki albüm ilk çalışmalardan ve daha sonra Ferhat Livaneli’nin gitarıyla yapılan kasetlerden bir seçmeyi içermektedir.
Tarihsel bir öneme sahip olduğunu düşünüyoruz, çünkü 70′li yıllar Türkiye’sinin müzikal bir izdüşümüdür.

BAĞLAMA DÜZENİNİN ÖNEMİ

İlk Zülfü Livaneli türkülerinin ortaya çıktığı 1970 başlarında, Türkiye’de yaygın bir elektro saz modası vardı. Halk müziğinin ünlü isimleri bile saz eşliğinde arabesk duyarlılıkları irdeleyen parçalar söylüyorlardı. Livaneli ise çocukluğunda öğrendiği ve adına ‘bağlama düzeni’ ya da ‘dede perdesi’ denilen saz çalma biçimiyle ortaya çıktı. Bu yeni tını milyonlarca kişiyi bir anda kendine bağladı.

Çünkü sazın radyoda çalınan yaygın biçimi sol-re-la olarak akort ediliyor ve melodi sadece alt telde çalınarak, üst teller hiç değişmeyen bir ses veriyordu.

Anadolu’nun yüzyıllara dayanan bağlama çalma biçiminde ise teller mi-re-la olarak akort ediliyor ve melodi üç telde tamamlanıyordu. Akor basmaya ve çoksesliliğe daha yakın bir biçimdi bu.

Yani hem en eskiydi, hem de en modern.

Zülfü Livaneli çocukluğunda Mecitözü’ndeki bir Alevi dedesinden ilk kez duyduğu çalma biçimini gitar tekniğindeki arpejle bütünleştirerek bambaşka bir stil yaratmıştı.

Plaklar yayınlandığı zaman dinleyicileri şaşkınlığa sürükleyen, çok sevilen ve elektro saz egemenliğine son veren bir çıkış olmuştu bu. Günümüzde neredeyse başka türlü saz çalınmıyor artık. Ama o zamanlar müthiş bir dönüşüm yaşanmıştı.

Daha sonra Ferhat Livaneli’nin gitarı ile birlikte yeni tınılar keşfedildi.

Türküler ise ya geleneksel kaynaklardan derleniyor ya da Livaneli’nin kendi yaptığı parçalardan oluşuyordu. Sesteki samimiyet ve yürekten olduğu gibi dökülüveren ve konuşma rahatlığında söylenen türküler genç kuşağın sesi oldu; yıllarca sürecek Livaneli akımının ilk belirtileri ve 70′ler dünyasının lirik baladları olarak müzik tarihimizde yerlerini aldılar.

Insanlığın içinden sivrilmiş Zülfü Livaneli gibi çağın ustaları da insanlığın türkülerini sürdürmeleri için onlara yardımcı olacaklardır. Zülfü Livaneli, büyük halk gibi, halk ustaları gibi türküyü kanıyla, yüreğiyle söyler. Bir gün yüreği dört okka Zülfü Livaneli’lerle birlikte tekmil halkımız, sağlıklı bir ortamda, türkülerimizi büyütecek, söyleyecek, zenginleştirecektik.
Livaneli’nin güzel, yürekten, kanından gelen usta sesi, halkımızın, insanlığımızın sesidir.
Bu başarının sebebini Livaneli’nin çabası kadar tutumunda da, yolunun sağlamlığında da aramak gerek. Bizim halk müziğimiz çok çeşitli ve zengin, Anadolu uygarlıkları kadar kişilikli.
O, bu kaynağın kalıtımcısı olduğunu biliyor. Kalıtıma kendi gücünden, kişiliğinden bugünkü epeyce çürümüş ve zenginleşmiş dünyadan da katkılarda bulunuyor. Ve ışıklı, taze bir ağaç gibi yeşeriyor. Livaneli’nin temelden kaynaklanan, köküne yüzde yüz bağlı, kişilikli, kusursuz müziği gittikçe insanlığın da müziği oluyor.
Yaşar Kemal

Zülfü Livaneli’yi yıllar önce tanıdım. Zor günler geliyordu. Bırakın sanatı azıcık düşünen kimseye yaşama hakkı tanımak istemeyen zorba ve kanlı günler. O günlerin görüntüleri arasında, sesini ilk kez dinlediğim Zülfü’nün ağıtları, onun tanıttığı halk ozanlarının yanık yüzleri vardı. Çok genç, temiz yüzlü, efendi bir çocuktu. Bir müzisyenden çok, düzenli, tertipli bir öğrenciyi andırıyordu. 1973′teki İsveç’te yapılan uzun çalarını bana yolladı. Zülfü Livaneli, sazın bir çalgı olarak ne denli güçlü ve çağdaş kılınabileceğini gösteriyor. Sürüp giden baskılar arasında o plaktaki ses çok kişinin direnç ve umutlarını biledi. Ülkemizin, insanlarımızın demokratik mücadelesinin daha iyi tanınmasına yardımcı oldu.
Onat Kutlar

Avrupa’nın bir kentinde bir büyük konser. Tam otuz bin kişi izliyor konseri. Nice ünlü devrimci müzik sanatçısı birbiri ardına sahneye çıkıyor. Bu ünlülerin arasında kimler yok ki. İspanya’dan ünlü Paco İbanez, Şili’den ünlü Quilapayun, Yunanistan’dan ünlü Theodorakis… Son olarak sıra Türkiye’li bir sanatçıda. Kucağında ince uzun bir çalgıyla Zülfü Livaneli çıkıyor sahneye. Adına ‘saz’ denen bu garip çalgıyı ilk kez orada görüyor konseri izleyenler. Zülfü Livaneli mikrofona sokuluyor. Dokunuyor sazın tellerine.
‘On dört bin yıl gezdim pervanelikte’
bildiğimiz o müthiş ‘Hayday Haydar’ türküsü bu. Otuz bin kişinin bu müziğe gösterdiği ilgi korkunç. Zülfü Livaneli yapayalnız değil artık. Sazının sözünün gücüne eklenen otuz bin izleyiciden gördüğü ilgiyle ikinci türküye geçiyor:
‘Bize de Banaz’da Pir Sultan derler’
Zülfü Livaneli plağında, çok etkileyici, çok zengin sesler çıkaran bir sazın eşliğinde, o her zaman ki yumuşacık sesiyle birbirinden güzel türküler söylüyor. Saz, dinleyince anlıyorsunuz, olağanüstü bir etkinlik, anlatılmaz bir gerilim bırakıyor insanda.
Erdal Öz

Paylaş